Bu seste ya da bu satırlarda buluşabiliyorsak, muhtemelen siz de benim gibi cemiyetinizdeki gıybet ve dedikodudan muzdaripsiniz demektir. Çünkü maalesef bu durum salgın bir hastalık gibi, toplumun her kesimine yayılmış durumda. Ben de sizin gibi bu dert ile nasıl başa çıkabilirim diye düşünürken; elimden, dilimden ve gönlümden bu satırlar geçti. Hayalimde karşıma, istemeyerek de olsa bu hastalığa yakalanmış bir kardeşimi aldım ve başladım onunla dertleşmeye…
Kıymetli abim, canım kardeşim, dert ortağım; gel seninle şöyle diz dize, gönül gönüle bir sohbet edelim.
Biliyorum, senin de kalbin pırıl pırıl. Sen de istiyorsun ki cemiyetimizde her şey doğru yürüsün, yanlışlar düzeltilsin, düzen tıkır tıkır işlesin. Bir hata gördüğünde hemen müdahale etmek, “Bak bu böyle olmalı” demek istiyorsun. Çünkü niyetin halis. Ancak şunu unutmamalıyız: O gördüğün ve sana göre “yanlış” olan şey; aslında biraz düşünürsek, sorumluluk alıp o fikri ortaya atan bir başkasının doğrusu olabilir. Yani senin “doğru” dediğine de bir başkası pekâlâ “yanlış” diyebilir.
Gel, seninle bir anlığına durup biraz daha derinlemesine düşünelim.
Rüzgârlı bir havada penceremizin karşısındaki zayıf, ince bir dalın eğilip bükülmesini izlediğimizi hayal edelim. Dışarıdaki o rüzgârın, bir anda nasıl olup da bizim zihnimizde devasa bir fırtınaya dönüştüğünü hiç fark ettin mi? İşte o an verdiğimiz o hızlı tepki, o sert eleştiri; aslında dışarıdaki dala değil, kendi içimizde kopan o fırtınaya karşı verdiğimiz bir reflekstir. O fırtınanın gürültüsüyle, resmin tamamını bilmeden gösterdiğimiz bu tepki; iyi niyetli olsa bile, o “sesli düşünme” hali, bazen daha büyük bir problemin veya daha derin bir kırgınlığın fitilini ateşleyebilir. “Neden böyle?” diye sormadan önce, o içimizdeki fırtınayı dindirip “Acaba ben resmin ne kadarını görüyorum?” diye sormak; aslında bir olgunluk ve bir gönül genişliği meselesidir.
Bak kardeşim, hepimiz insanız. Başkasının kusurunu görmek, kendi hatamızı görmekten her zaman daha kolay gelir. Ama asıl maharet; elindeki o taşı başkasına fırlatmak yerine, o taşı alıp kendi eksik binanı tamamlamak için kullanmaktır. Bizler bazen başkalarının hatalarını düzeltmekle o kadar meşgul oluyoruz ki kendimizi inşa etmeyi unutuyoruz. Halbuki biz kendimize, kendi kusurlarımıza odaklandığımızda; “Benim burada anlayamadığım ya da göremediğim ne var?” diye bir merak yaklaşımı geliştirdiğimizde, hele bir de kendi hatalarımızı yakalamaya başladığımızda, gördüğümüz o noksanlarımız bizi başkalarına karşı daha hoşgörülü ve daha anlayışlı yapacaktır.
Nereden mi biliyorum? Çünkü ben bu hatalara vaktinde çokça düştüm. İnsafsızca eleştirdim. Kendi doğrularıma sıkıca sarıldım ve onları ölümüne savundum. Ama zamanla geliştikçe ve olgunlaştıkça, kendi hatalarımı görmeye başladım. Hatalarımın çokluğu altında bazen gerçekten ezildim. Utandım. Pişman oldum. Ama sonunda, tüm o süreçlerden geçerek şimdiki “ben” oldum. Henüz “tam” olmadım ama en azından eleştiri oklarını başkalarından önce kendime yöneltmeyi öğrendim.
Şimdi beraber biraz daha derinlemesine düşünelim…
Bir hata gördüğümüzde elimize neşteri aldığımızda niyetimiz ne? Bir kasap gibi parçalayıp dağıtmak mı, yoksa bir cerrah gibi şifa vermek, o yarayı sarıp sarmalamak mı? Eğer derdimiz gerçekten “iyileştirmek” ise, o neşteri vurmadan önce kalbimize şu beş soruyu sormalıyız:
- Söyleyeceklerim gerçekten hakikat mi, yoksa sadece benim gördüğüm o tek karelik fotoğraf mı? Unutma, gördüğün resmin tamamı olmayabilir.
- Şu an doğru kişiyle mi konuşuyorum? Derdim meseleyi çözmek mi, yoksa ilgisiz kulaklara anlatıp fitne ateşine odun taşımak mı?
- Üslubum nasıl? Sesimle bir gönül mü inşa ediyorum, yoksa bir kalbi mi yıkıyorum? Unutma ki gönül kırmak, en büyük veballerden biridir.
- İçimde bir art niyet var mı? Şaka kılıfına sokup birine laf mı çarpıyorum, yoksa gerçekten karşındakinin iyiliğini mi istiyorum? Kaş-göz işaretiyle, iğneleyici sözlerle bir “yoklama çekmek” sadece güveni baltalar.
- Peki, ben bunu söyledikten sonra ne değişecek? Ortaya bir huzur mu çıkacak, yoksa kardeşliğimize bir soğukluk mu girecek?
Güzel kardeşim, bu hayatta her şey bir anda olup bitmiyor. Damla damla birikiyoruz, basamak basamak çıkıyoruz ve günbegün olgunlaşıyoruz. Gel, enerjimizi çevremizdekilerin hatalarını konuşarak tüketmeyelim. Elimizdeki o neşteri önce kendi nefsimizin ameliyatı için kullanalım. Biz kendimizi ne kadar güzelleştirirsek; cemiyetimiz de, ailemiz de, dünyamız da o kadar güzelleşecektir.
İnsan beyni çok ilginçtir; “Benim yanımda onun dedikodusunu yapan, onun yanında da benim dedikodumu yapar” diye düşünür. Bunu sık yapan insanlar da toplumda ne yazık ki fitneci olarak yaftalanır. Allah bizi bu duruma düşmekten korusun.
Hatırlarsan, ana sayfamıza bir başlık atmıştık: “Bizim bu topluma vereceklerimiz var” demiştik. Ve eklemiştik:
Hayatın yorucu gürültüsü içinde sessiz, temiz ve emin bir köşe… Kimsenin ötekileştirilmediği, gıybetin gölgesinin bile düşmediği bu meydanda; samimiyet mayasıyla yoğrulmuş bir huzur hikâyesini beraber yazıyoruz. Sizin için, sizinle, “biz” olarak…
Gelin, birbirimize taş atmayı bırakıp birbirimize ayna olalım ve bu yolu omuz omuza, gönül gönüle yürüyelim.
Geçen hafta seninle o neşterin yönünü konuşmuş; kasap mıyız, yoksa cerrah mı diye sormuş, niyetimizi tartmıştık. Bugün ise o neşteri tutan gözümüzdeki o kirli gözlükleri, yani paradigmamızı konuşalım. Neden kendimiz bir hata yaptığımızda binlerce “haklı” sebebimiz varken, başkası benzer bir şeyi yaptığında onu bir saniyede “hatalı” ilan ediveriyoruz?
Gel, önce bir tren yolculuğuna çıkalım… Vagonun bir köşesinde oturuyorsun, her şey huzurlu. Derken bir baba ve çocukları biniyor. Çocuklar bir anda ortalığı birbirine katıyor; bağırıyorlar, koşturuyorlar, herkesi rahatsız ediyorlar. Ama baba… Baba sanki orada değilmiş gibi, başı ellerinin arasında öylece duruyor. İçinden “Ne kadar vurdumduymaz bir adam, insan çocuklarına bir ‘sus’ demez mi?” diye öfkeleniyorsun. Dayanamayıp yanına gidip uyardığında adam başını kaldırıyor ve fısıldıyor: “Haklısınız, özür dilerim. Az önce hastaneden geliyoruz, anneleri bir saat önce vefat etti. Ben ne yapacağımı, onlara bunu nasıl anlatacağımı bilmiyorum…” Kardeşim, bir an dur ve hisset… Bir saniye önce “vurdumduymaz” dediğin adam, bir saniye sonra kalbinde “şefkat” duyduğun bir dert ortağına dönüştü. Manzara aynı ama senin o manzarayı gördüğün “gözlük” değişti. İşte paradigma budur.
Şimdi gel, direksiyonun başına geçelim… Bir gün anneni acilen hastaneye yetiştirmen gerektiğini düşün. Kalbin güm güm atıyor, saniyelerle yarışıyorsun. Biraz hızlı gidiyor, önündekilere selektör yapıyorsun. O an sorsalar: “Mecburum, annemi yetiştiriyorum” dersin. Peki, sen sakin sakin yolunda giderken arkandan genç bir şoför gelip seni hızla geçse ne düşünürsün? İçimizdeki o yargılayıcı ses hemen “Ne kadar saygısız, trafiği tehlikeye atıyor!” deyiverir, değil mi?
Nereden biliyorsun kardeşim? Belki o gencin de arka koltuğunda doğum yapmak üzere olan eşi var. Belki o da az önce senin geçtiğin o ateş çemberinden geçiyor. Biz kendimize gelince “hastam var” diyoruz, başkasına gelince “saygısız” diyoruz. İşte gözlüğümüz bu kadar lekeli.
Peki ya cemiyet hayatındaki o “iyi niyetli” aceleciliğimiz? Bazen bir eksik görüyoruz, niyetimiz halis, hemen o an çözmek istiyoruz. “Şuradan bir miktar kaynak ayıralım, hemen gidip şunu halledelim” diyoruz. Çözüm üretmek istiyoruz ama bir saniye durup düşünmüyoruz… O cemiyetin bir nizamı, her kuruşun bir hesabı, önceden yapılmış bir planı yok mu?
Belki senin o an “eksik” gördüğün şey için zaten bir sipariş verildi ve yolda geliyor. Belki de o harcama için başka bir öncelik belirlendi. Biz resmin tamamını görmeden, “Ben böyle olduğunu düşünmüştüm” diyerek nizamı bozarsak, farkında olmadan bereketi kaçırırız. Çünkü her işin bir usulü, her adımın bir hesap verilebilirliği vardır. Gerçek feraset, o iyi niyeti cemiyetin nizamına ve meşveretine kurban etmemektir. Müdahale etmeden önce sorumlusuna sormalı, “İşin aslı nedir?” diye merak etmeliyiz.
Güzel kardeşim, paradigma değişimi demek; “Dünyayı olduğu gibi değil, olduğum gibi görüyorum” gerçeğini kabul etmektir.
Gelin bugün bir söz verelim: Kızmamız gerektiğinde, o tren hikâyesindeki babayı hatırlayalım. Önyargıyı kenara itip, “Benim bilmediğim başka bir sebep olabilir” diyelim. Bir eksik gördüğümüzde hemen müdahale etmek yerine, “Burada bir nizam var, acaba önceden yapılan bir plan mı var?” diye soralım. Gözlüğümüzü “merhamet ve usul” beziyle silelim ki, cemiyetimiz birbirini anlayan ve nizam içinde beraber inşa olan bir huzur iklimine dönüşsün.
Unutma; bizler birbirimize taş atmaya değil, birbirimize ayna olmaya geldik.