Acı ve Zevk Dengesi

Gerçekten çok ölçülü ve mantıklı hareket ettiğinizi mi iddia ediyorsunuz? O kadar kesin konuşmayın! Aslında hiç de mantıklı olmadığınızı kanıtlayan bilimsel veriler ve sarsıcı psikolojik deneylerle yüzleşmeye şimdi hazır mısınız?

Bugün burada, her gün verdiğimiz o sessiz savaşları konuşacağız. Hani o her sabah içimizde kopan, kimsenin duymadığı ama bizi şekillendiren o büyük fırtınayı…


Küçük Bir Dilim Pasta ve Büyük Bir Gelecek

Yıllar önce yapılan meşhur bir psikoloji deneyini getirin gözlerinizin önüne. Küçük, masum bir çocuk odada yapayalnız. Önündeki masaya enfes, kremalı, çilekli bir pasta dilimi bırakılıyor. Odanın içi o kadar tatlı kokuyor ki, çocuğun gözleri pastadan ayrılmıyor. Dokunmasına, koklamasına izin var ama yemesi yasak.

Odayı terk eden uzman ona şu sözü fısıldıyor: “Ben birazdan geleceğim. Eğer ben gelene kadar bu pastayı yemezsen, sana bu pastanın çok daha büyüğünü, çok daha lezzetlisini ödül olarak vereceğim.”

Şimdi o çocuğun içindeki savaşı hissedin. Pastanın kokusu burnuna geldikçe, eli pastaya gidip gidip geri çekiliyor. Anlık bir haz, muazzam bir lezzet tam parmaklarının ucunda. Ama diğer tarafta, henüz görmediği, sadece sözü verilen uzak bir gelecek ödülü var. Ne yazık ki çocukların büyük bir kısmı o anlık duygu seline yenik düşüyor; dayanamıyor ve pastayı yalayıp yutuyor.

Neden biliyor musunuz? Çünkü insanoğlu, gelecekteki büyük bir ödül için bugünün küçük mahrumiyetine katlanmakta zorlanır. İşte tam bu noktada, hayatın en büyük sırlarından biri tokat gibi çarpar yüzümüze. Kadim bir bilgelik der ki:

“Disiplinin verdiği acı bir kilo ise, disiplinsizliğin vereceği acı bir tondur.”

O pastaya “hayır” demenin, o anlık arzuyu dizginlemenin verdiği acı topu topu bir kilodur; geçicidir, hafiftir. Ama o anlık zevke yenilip iradesizliğin pençesine düşmenin, hayatın ilerleyen yıllarında omuzlarımıza bindireceği pişmanlık, suçluluk ve başarısızlık acısı tam bir tondur. Ve o bir tonluk yük, insanı ömür boyu ezer.


Duvarların Yıkılışı: Adım Adım Hamam Böceği Paradoksu

Şimdi o görünmez teraziyi biraz daha yakından inceleyelim. Masanızda iğrenç, parlak kabuklu, bacakları titreyen canlı bir hamam böceği durduğunu hayal edin. Tiksintiyle arkanıza kaçıyorsunuz. Ben size diyorum ki: “Lütfen bunu canlı canlı yiyin, karşılığında size 10 Euro vereceğim.”

Yüzünüzü buruşturuyorsunuz. “Asla!” diyorsunuz. “Asla yapmam! Benim bir gururum var, bir midem var, dünyaları versen o iğrençliğe dokunmam!” Zihninizin kapıları tamamen kapalı. Mutlak bir reddediş.

Peki, biraz yavaşlayalım… Acelemiz yok. Şimdi o 10 Euro’yu alıyorum ve masaya tam 10.000 Euro nakit para koyuyorum. Deste deste paralar hamam böceğinin hemen yanında duruyor.

Birden sessizlik oluyor. Zihninizde bir “acaba” fısıltısı dolaşmaya başlıyor, değil mi? “Altı üstü birkaç saniyelik bir iğrençlik… Çiğnemeden, doğrudan yutsam? Nasıl olsa kimse görmeyecek. 10.000 Euro ile şu borcumu kapatırım…” Bak, “asla” diyen o aşılmaz duvarlarda ilk çatlaklar belirdi. Şüphe ve olasılıklar zihnini ele geçiriyor.

Durun, bitmedi. Şimdi o parayı kaldırıp yerine tam 1 Milyon Euro nakit koyuyorum. Paranın o büyüleyici enerjisini, kokusunu hissedin. O parayla satın alabileceğiniz özgürlüğü, hayalinizdeki evi, ailenizin geleceğini düşünün. Bir tarafta 1 Milyon Euro, diğer tarafta birkaç saniyelik bir mide bulantısı.

Artık zihniniz “Olabilir, neden olmasın?” demeye başladı. Olasılıklar birer birer gerçeğe dönüşüyor. O iğrenç böcek, gözünüze artık bir tiksinti nesnesi olarak değil, hayatınızı tamamen değiştirecek bir özgürlük bileti olarak görünmeye başlıyor. Mantığınız gerekçeler üretiyor, zihniniz o acıyı zevkle takas etmeye çoktan razı oldu bile.

Peki şimdi sıkı durun… Final sahnesine geliyoruz.

İşin içinden parayı, pulu, şöhreti tamamen çıkarıyoruz. Gözlerinizi kapatın ve hayatta en çok sevdiğiniz insanı, evladınızı, üzerine titrediğiniz o canı hayal edin. Bir psikopatın onun şakağına soğuk bir silah dayadığını düşünün. Ve o karanlık ses odada yankılanıyor:

“Önündeki tabakta 1 tane değil, tam 1.000 tane canlı hamam böceği var. Hepsini tek tek, çiğneyerek yutacaksın. Eğer tek bir tane kalırsa ya da durursan, tetiği çekerim.”

Bana söyler misin sevgili dinleyicim… O an “midem kaldırır mı”, “asla yapamam”, “acaba yapabilir miyim” diye düşünür müydün? O olasılıklar, o zihinsel hesaplar kalır mıydı? Hayır. Saniyenin milyonda birinde, ağlayarak, kusarak, canın çıkarcasına da olsa o 1.000 hamam böceğini tek bir hamlede yutardın. Çünkü en sevdiğini kaybetmenin o devasa, o mutlak acısı; evrenin tüm iğrençliklerini tek bir nefeste yutacak kadar büyüktür.


Büyük Savaş: Mantık mı, Duygu mu?

İşte tüm bu hikayeler bizi o büyük, o kadim soruya götürüyor: Bizi mantığımız mı yönetiyor, yoksa duygularımız mı?

Bizler kendimizi çok medeni, çok mantıklı, kararlarını ölçüp biçerek veren canlılar sanırız. Oysa bu kocaman bir yalandır. Mantık, sadece duyguların verdiği kararlara kılıf uyduran bir devlet memurudur.

Özellikle konu Para, Cinsellik ve Şöhret gibi insanın ilkel genlerine kodlanmış o devasa arzular olduğunda; duygu, mantığa karşı tam 125 kat daha güçlü bir fırtına gibi patlar.

Mantık bir köşede cılız bir sesle fısıldar: “Yapma, bu kararın sonu felaket olabilir, geleceğini tehlikeye atıyorsun.” Ama o 125 kat daha güçlü olan duygu dalgası, bir tsunami gibi gelir; mantığın o cılız sesini yutar, duvarlarını yıkar ve insanı sürükler. Para hırsı yüzünden her şeyini kaybedenler, bir anlık şehvet uğruna hayatını mahvedenler ya da şöhret budalalığıyla rezil olanlar… Hepsi o 125 katlık devasa gücün karşısında diz çökenlerdir.

Sevgili dinleyicim, gecenin bu saatinde terazinin kefelerine iyi bak. Hayatını yöneten şey anlık, 125 kat güçlü dalgalar mı, yoksa gelecekteki o bir tonluk acıdan kaçmak için bugün o bir kiloluk disiplini göğüsleme cesaretin mi?

Unutma; terazinin dengesi, senin gerçekte kim olduğunu belirler. Gecen huzurlu, iraden daim olsun…